Topçu Kışlası: İstanbul’un Kalbinde Yitip Giden Bir DevTaksim Meydanı’nın tam ortasında, bugün Gezi Parkı’nın yeşillikle kaplı huzurlu alanında, bir zamanlar çok farklı bir siluet yükselirdi: Halil Paşa Topçu Kışlası ya da herkesin bildiği adıyla Topçu Kışlası.
1806 yılında, III. Selim’in Nizam-ı Cedid reformlarının heyecanı henüz taze iken inşa edilen bu yapı, sadece bir askeri kışla olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Osmanlı’nın modernleşme sancılarının, Batılılaşma arayışının ve aynı zamanda geleneksel yapının iç içe geçtiği tuhaf, heybetli bir melezdi.Dış cephesinde Osmanlı motifleri ile Rus ve Hint mimarisinden esintiler taşıyan tuhaf bir karışım vardı. İki katlı, geniş kanatlı, köşelerinde ve orta bölümlerinde üç kata yükselen kulemsi yapılarla taçlanmış, ortasında kocaman bir avlu bulunan bu devasa yapı, İstanbul’un o dönemki en dikkat çekici binalarından biriydi. İki anıtsal giriş kapısı, Harbiye ve Talimhâne caddelerine bakıyordu; adeta kentin yeni açılan bu bölgesine “Ben buradayım” diyordu.Kışla sadece topçu birliğine ev sahipliği yapmadı.
Ve nihayet 1940 yılı…
Henri Prost’un İstanbul’a çizdiği modern şehir planının ilk büyük kurbanlarından biri oldu. Dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın onayıyla, yerine konut ve sosyal alanlar yapılacağı vaadiyle devasa yapı yerle bir edildi. O vaad edilen konutlar, kültür merkezleri, meydanlar… pek çoğu hiçbir zaman gerçekleştirilemedi.
Bugün o yerde yürürken, ayaklarınızın altında bir zamanlar top seslerinin, asker marşlarının, futbol tezahüratlarının, cambazların alkışlarının, belki de bir padişahın maiyetiyle gelişinin yankılandığını düşünmek tuhaf bir his veriyor.
Topçu Kışlası aslında sadece taş ve tuğladan ibaret değildi.
Osmanlı’nın son yüzyılındaki tüm çelişkilerin, umutların, korkuların ve değişim sancılarının sessiz ama heybetli bir tanığıydı. 2013’te yeniden inşa edilmesi gündeme geldiğinde ise bambaşka bir hikâyeye, çok daha karmaşık duygulara ve toplumsal kırılmalara sahne oldu.Şimdi ise geriye yalnızca eski fotoğraflar, birkaç gravür, nostaljik anlatılar ve “Acaba yeniden yapılsa nasıl olurdu?” sorusu kaldı.
Bazen tarihin en anlamlı derslerinden biri de, bir yapıyı yıktıktan sonra yerine konacak hiçbir şeyin tam olarak o boşluğu dolduramayabileceğini fısıldamasıdır. Topçu Kışlası da işte öyle bir boşluk bıraktı İstanbul’un tam göbeğinde… Yeşilin altında, sessizce uyuyan bir yokluk.
1806 yılında, III. Selim’in Nizam-ı Cedid reformlarının heyecanı henüz taze iken inşa edilen bu yapı, sadece bir askeri kışla olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Osmanlı’nın modernleşme sancılarının, Batılılaşma arayışının ve aynı zamanda geleneksel yapının iç içe geçtiği tuhaf, heybetli bir melezdi.Dış cephesinde Osmanlı motifleri ile Rus ve Hint mimarisinden esintiler taşıyan tuhaf bir karışım vardı. İki katlı, geniş kanatlı, köşelerinde ve orta bölümlerinde üç kata yükselen kulemsi yapılarla taçlanmış, ortasında kocaman bir avlu bulunan bu devasa yapı, İstanbul’un o dönemki en dikkat çekici binalarından biriydi. İki anıtsal giriş kapısı, Harbiye ve Talimhâne caddelerine bakıyordu; adeta kentin yeni açılan bu bölgesine “Ben buradayım” diyordu.Kışla sadece topçu birliğine ev sahipliği yapmadı.
- Cambaz gösterileri izlendi
- At yarışları düzenlendi
- Hac yolculuğundaki Rum kafileleri burada konakladı
- 1908’den sonra avlusu Taksim Stadyumu oldu ve Türkiye Milli Futbol Takımı’nın ilk resmi maçı (26 Ekim 1923, Romanya) burada oynandı
Ve nihayet 1940 yılı…
Henri Prost’un İstanbul’a çizdiği modern şehir planının ilk büyük kurbanlarından biri oldu. Dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın onayıyla, yerine konut ve sosyal alanlar yapılacağı vaadiyle devasa yapı yerle bir edildi. O vaad edilen konutlar, kültür merkezleri, meydanlar… pek çoğu hiçbir zaman gerçekleştirilemedi.
Bugün o yerde yürürken, ayaklarınızın altında bir zamanlar top seslerinin, asker marşlarının, futbol tezahüratlarının, cambazların alkışlarının, belki de bir padişahın maiyetiyle gelişinin yankılandığını düşünmek tuhaf bir his veriyor.
Topçu Kışlası aslında sadece taş ve tuğladan ibaret değildi.
Osmanlı’nın son yüzyılındaki tüm çelişkilerin, umutların, korkuların ve değişim sancılarının sessiz ama heybetli bir tanığıydı. 2013’te yeniden inşa edilmesi gündeme geldiğinde ise bambaşka bir hikâyeye, çok daha karmaşık duygulara ve toplumsal kırılmalara sahne oldu.Şimdi ise geriye yalnızca eski fotoğraflar, birkaç gravür, nostaljik anlatılar ve “Acaba yeniden yapılsa nasıl olurdu?” sorusu kaldı.
Bazen tarihin en anlamlı derslerinden biri de, bir yapıyı yıktıktan sonra yerine konacak hiçbir şeyin tam olarak o boşluğu dolduramayabileceğini fısıldamasıdır. Topçu Kışlası da işte öyle bir boşluk bıraktı İstanbul’un tam göbeğinde… Yeşilin altında, sessizce uyuyan bir yokluk.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder